NOKS - Sami Baruh - Rupture - Social Med

KAYIŞ KOPTU! 

 

Sami Baruh

 

NOKS Art Space

 

Küratör: Volkan Kızıltunç


 

NOKS Art Space, pandemi dolayısıyla açılışının ertelenmesinden tam 1 sene sonra, sanatçı ve elektronik müzik prodüktörü Sami Baruh’un video ve fotoğraf çalışmalarından oluşan ilk kişisel sergisi “KAYIŞ KOPTU!” ya ev sahipliği yapıyor.

 

Sami Baruh, kuşaktan kuşağa aktarılan aile mesleği olan teneke kutu imalatçılığını, yaklaşık yarım asırdır hiç değişmeyen çalışma biçimini, aynı yerde bir ömür geçiren işçileri ve imalathaneyi; fotoğraf, video ve ses gibi farklı disiplinleri kullanarak belgeliyor. Atölyede geçirdiği zaman içerisinde manuel makineleri, onları seri bir şekilde çalıştırmakla yükümlü işçileri sessiz bir gözlemci gibi kaydeden Baruh, sergi açılışı esnasında gerçekleştireceği  ve endüstriyel gürültüyü yorumladığı canlı performansı ile izleyicileri gürültüye tanıklık etmeye davet ediyor. 

 

Sergi 20 Mart - 04 Nisan 2021 tarihleri arasında çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi günleri saat 14:00 - 19:00 arasında NOKS Art  Space’te izlenebilir.


 

Açılış: 19 Mart  2021 saat: 14:00 - 19:00 arasında

 

Canlı Performans: 19 Mart 2021 saat 17:30 - 19:00 arasında









 

SAMİ BARUH

 

1974 yılında İstanbul’da doğan Sami Baruh, 1990 yılından itibaren amatör olarak fotoğraflarını sergilemeye başladı. 1991 yılında Galeri Rehber Dergisi, 2. Genç Yetenekler Sergisi ile ilk grup sergisine katılan Baruh, bu yıllardan itibaren fotoğraf, video, illüstrasyon, sahne ve müzik performansları ve ses tasarımları gibi farklı disiplinlerde üretimlerini sürdürdü. 2008 yılında MSGSÜ Mimarlık Fakültesi, Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümünden mezun oldu.

 

1995-2008 yılları arasında deneysel elektronik müzik kollektifi Etnik Sentetik’in kurucuları arasında yer aldı. 2004 yılında prodüktörlüğünü yaptığı ilk albümü “Selülozik”i, 2007’de “The Rest Of”u, 2010’da “Learning to Shut Up”ı ve 2018’de “Time Up” isimli single’ını yayınladı. Aynı yıl yayınlanan “Etnik Sentetik Selected Works 1995-2006” isimli uzunçaların lansmanını İstanbul ve Berlin’de yaptı. Albüm, Igloo Magazine, The Attic Magazine ve Bant Magazin’in 2018 yılının en iyi plakları listelerinde yer aldı. Sanatçı, bu yıllar içerisinde İstanbul’da sayısız gece kulübünde sahne aldı. 

 

2014 yılında Open Studio Days, 2015 yılında Prizma Art Space ve 2019 yılında MSGSÜ Tophane-i Amire’de “Atış Serbest 5” gibi sergilerde fotoğraf ve illüstrasyon işlerini sergileyen Sami Baruh İstanbul'da yaşamaya ve üretmeye devam etmektedir.


 

www.instagram.com/samibaruh

 

KAYIŞ KOPTU !


 

Sami Baruh, kuşaktan kuşağa aktarılan aile mesleği olan teneke kutu imalatçılığını, yaklaşık yarım asırdır hiç değişmeyen çalışma biçimini, aynı yerde bir ömür geçiren işçileri ve imalathaneyi bir arkeoloğun titizliğiyle ve fotoğraf, video, ses gibi farklı disiplinleri kullanarak belgeliyor. 

 

Atölyede geçirdiği zaman içerisinde manuel makineleri, onları seri bir şekilde çalıştırmakla yükümlü işçileri sessiz bir gözlemci gibi kaydeden Baruh, kendisini dedesi Samuel Baruh'un kurduğu ve halen babasının işlettiği atölyeyi kaydetmeye adayarak, makineler ve insanlar arasındaki ilişkiyi bize soyut ve şiirsel bir dille yansıtıyor. 

 

Çocukluğunu geçirdiği ve kendisinin de zaman zaman çalıştığı bu atölyede dinlediği endüstriyel gürültüyü müzik üretiminin ilhamı olarak gören Baruh, izleyiciyi endüstrinin ve üretimin en temel nesneleri olan makinelere bakmaya, onları dinlemeye çağırıyor.

 

Baruh'un "Kayış Koptu!" sergisi bir yandan nostaljik olmayan melankoliyi, seri üretim ve zaman ilişkisini, yıllarca aynı mekanda yaşayan ve çalışan kişilerin duygu durumlarına dair ipuçlarını barındırırken, mekanik üretim ve insan/makine ilişkisinin denge ve dengesizliği üzerine de düşündürüyor. Sanatçının bakışı, atölyedeki insanlara, nesnelere ve emeğe bir saygı içerirken, serginin ismi izleyiciye üretimin askıya alındığı, düzenin bozulduğu, zamanın uçup gittiği bir uzay-mekana davet ediyor.

 

* Kayış Koptu !: “1950’lerde üretilen pres makineleri, tasarruf etme amacı ile eski usül transmisyon sistemi çalışmaktaydı ve bu makineler, şehir içindeki elektrik azlığı nedeniyle tek bir motora bağlanmak zorundaydılar. Tek motor birçok makineyi aynı anda çalıştırdığından dolayı ana kayışın kopması bütün makinelerin ve üretimin durmasına sebep olmakta ve ustanın, kopan kayışı bir terzi titizliği ile yeniden onarmasını gerektirmekteydi...”


 

Volkan Kızıltunç

Mart 2020




 

DEMİR ORKESTRA

 

Geçtiğimiz yıl bir sanat organizasyonu kapsamında 8-9 yaşlarında çocuklarla fotoğraf ve müzik ilişkisine dair sohbetler gerçekleştirme şansım oldu. Görsel sanatlarla müzik arasında hangi ortak kavramlardan söz edilebileceğini tartıştığımızda öncelikle ritim, armoni ve zaman öne çıkmıştı. Bunlara rastlantısallık, algı, bellek, gelecek beklentisi, döngü eklenebilir. Bu ortak kavramlar sayesinde, bir sanatçı hem müzik hem de görüntü alanlarında üretim yaptığında, disiplinlerarası geçişler, örüntü transferleri kaçınılmaz oluyor. Böyle sanatçıların sayısı pek fazla değil. Bu nedenle Baruh’un çalışmasını heyecanla karşılıyorum.  

Baruh ses ve imgeye birleştirici bir boyut daha katıyor: endüstriyel üretim. Yukarıda geçen kavramlar üretim süreçleri için de geçerli. Kendisine uzun süredir esin kaynağı olan, birkaç kuşaktır aileye ait metal kutu imalathanesinde pres, kaynak, punto, giyotin sesleri hiç dinmiyor. Güçlü makinelere can veren kayışın dağıttığı ortak ritimle, ses ve kimi zaman kıvılcım çıkaran parçalar senkronize olarak inip kalkıyorlar. Süpürge sesi ve mırıldanmalar ise nakarat. İmalathane, içinde insanların dolaştığı dev bir laterna adeta.

Makineleri demirden canlılara, insanlara, kimi zaman masalsı hayvanlara benzetiyoruz. Kafaları, kolları, ayakları, gözleri, ağızları, kanatları, pençeleri, hatta beyinleri var. Demir orkestra hep bir ağızdan canlanıyor ve teneke kutular metronomun vuruşlarıyla birer nota olarak ortalığa dökülüyor.  

İnsanlık boyayı keşfettiğinde nasıl ilk iş resim yaptıysa, mekanik kuvvetleri bulduğunda da belki ilk iş müzik yaptı. Hatta savaş yani silah kültürü ile müziğin de birlikte gittiğini söylemek mümkün. Askeri bandoları, marşları hemen aklımıza getirelim. Geçtiğimiz aylarda Viyana’da ziyaret ettiğim Etnografya Müzesi’nde (Weltmuseum) yüzyıllar öncesinde üretilmiş silah ve zırhlarla ahşap müzik aletleri aynı katta sergileniyordu. Mahir insan “homo faber” farklı işlevler için üretim yaparken de benzer hassasiyetler, benzer süreçler kullanıyor, üstelik yapma ve yıkma arasında şiirsel bir denge kuruyor. Bunun bir örneği de, çocukluğumun geçtiği Üsküdar’da, 70’li yıllarda ahşap evlerin yerlerini betonarme apartmanlar alırken sokaklardan yükselen o unutulmaz, o büyüleyici perküsyon sesidir. O zamanlar inşaatlarda metal su boruları kullanılıyordu. Borular tesisatın içindeki yerlerine takılmadan önce içlerindeki toz ve pasın dökülmesi gerekiyordu galiba. Uzun boru bir duvara dikine yaslanır, bir işçi ellerine iki kısa demir çubuk alarak ritmik vuruşlarla saatler boyunca boruyu döverdi. Bu işi zevkle, iştahla, özenerek yaptıklarını hatırlıyorum. Nereden biliyorsun diye soracak olursanız, çıkan seslerden belliydi derim. Bir makine de bu işi pekala yapabilirdi ama akranlarımın hatırlayacağı, göklerden gelen o hipnotik, ksilofonvari ritimleri ancak keyfinin anlık kararlarıyla cümle değiştiren bir insan üretebilirdi. Kendi kendini çalan bir müzik makinesi ile, mesela kendisi de esasen bir makine olan piyanodan yayılan ezgiler arasındaki temel fark bu olsa gerek: kararsız insan dokunuşu.

Bunu Sami Baruh’un elinizdeki işlerinde de görebilirsiniz. Hem onun dokunuşlarında, hem de kadrajına giren üretim manzaralarının içinde. Kutu fabrikasındaki değişken ama uyumlu ritimler sadece seste, devinimlerde değil, istiflerde, yığınlarda, gölgelerde. Dolayısıyla da ortaya çıkan kimi durağan, kimi hareketli imgelerde. Fotoğraf ne kadar durağandır, doğrusu bundan da emin değilim. Farklı zamanlarda tekrar tekrar karşımıza çıkarak yarattığı ritim bir yana, bir fotoğraf serisini izleyen bakış, tıpkı nota okuyarak müziği zihninde üreten bir müzisyen gibi imgeyi zaman boyutuna seriyor, onu sinemalaştırıyor, üstelik tempoyu kendisi belirliyor, hatta verili sesleri zamana dilediği sırayla diziyor. 

Başta bahsi geçen bilge çocuklardan biri, “Zaman diye bir şey yok ki; ölçülebiliyor diye var olması gerekmez. Zaman insanların uydurduğu bir şey.” sözleriyle altın vuruşu yapmış, kendi çocukluğumdan utanmama yol açmıştı. Ne dersiniz, sanat da insanların uydurduğu bir şey sayılmaz mı? 

Ancak sanatı ölçmek de mümkün değil ve iyi ki ölçüsüz bir şey ve iyi ki işi uydurmak olan insanlar var.

 

Orhan Cem Çetin

Mart 2020